Bam Teli’ni dinlerken ya da Müslüman imajı

  • Published: Cuma, 08 Şubat 2013 11:36
  • Hits: 110

Sevgili dostlar, geçen haftaki gazetemizde gördünüz. Yine bir anket ve yine İslam’la ilgili korkunç bir yanlış algı ve tanıma. Ankete katılanların yüzde 74’ü “İslam Fransa’nın değerleriyle uyuşmuyor” derken, sadece yüzde 3’ü “Müslümanlığın hoşgörü dini” olduğunu belirtiyor. Sonuç dehşet verici. Müslümanlık hakkındaki bu negatif algının oluşmasında medyanın ve Müslümanlığın ilerlemesinden korkan çevrelerin büyük bir rol oynadığı muhakkak. Bu çevrelere kısa ve orta vadede etkili olarak olumlu sonuç almak çok zor. Ama Müslümanlar olarak, bu olumsuz imajda kendi payımızı sorgulayarak daha dikkatli olabilir, hatalarımızı düzeltebiliriz.

MÜSLÜMANLIĞIN İKİ ASIRLIK SERÜVENİ

Bana göre iki hususu unutmamak lazım. Birincisi asırlar boyunca İslam’ın temellerinin tahrip edilip yıkıldığı ve Müslümanların Müslümanlığı doğru öğrenememeleri. İkincisi ise, Batı karşısında mağlup olan Müslüman aydınların ‘mağlupların psikolojisi’ne uygun olarak, mağlubiyeti durdurmak için Batı’ya benzemeye çalışması ve bu düşünce sistemine göre İslamı yorumlamaları. Bu elbette yanlıştı. Zira Batı’nın güzelliklerinden istifade etmek başka İslamı Batı düşüncesine göre yeniden yorumlamak başka idi. Çünkü bir inanç sistemi olarak Müslümanlığın kendi metodolojisi vardı. İlahî bir kitap olan Kur’an, sosyal bilimlerin metodlarıyla doğru şekilde yorumlanamazdı. Nitekim yorumlanamadı. Ama ortaya yeni yanlışlıklar ve sakatlıklar çıktı. İnsanların hataları İslam’a fatura edildi. Bu arada Müslümanlar doğru bilgi kaynaklarına ulaşamadıkları için büyük sıkıntılar yaşadılar. Ancak günümüzde İslam’ın temel kaynaklarından beslenen, on dört asırlık birikime, semanın yıldızları gibi parlak simaların varidatına sadık kalarak günümüz problemlerine çözüm gösteren alimler yetişmiştir. Bize düşen bu aydınlık çehrelere gözümüzü ve kulağımızı dikmek, mevcut olumsuz imajın üzerinde düşünmek ve dertlenerek çareler aramaktır.

MÜSLÜMANLIĞI YENİDEN OKUMAK

Mesela ben Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ‘Bam Teli’nde (herkul.org) dinleyince günümüz Müslümanlarının çağdaş dünyadaki bütün problemlerinin bir çırpıda, eski tabirle peynir ekmek kolaylığında çözüldüğünü büyük bir hayret ve hayranlıkla görüyorum. Bu sohbetlerle “İslam’ın evrenselliği”nin ne demek olduğunu müşahhas olarak anlıyorum. İslam’daki “yüsr” (kolaylaştırma) düsturunun Müslümanların hayatını ne kadar kolaylaştırdığını idrak ediyorum. Evet bütün insanlık ve zamanlar için inen Müslümanlığın yaşanabilir olması gerekir. Ama bunu çok çapraşık ve girift durumların ortaya çıktığı günümüzde göstermek büyük bir İslami bilgi, birikim ile kıyas ve yorum kabiliyeti gerektiriyor. Her şeyden önce bitmez tükenmez bir enerji ile çalışmayı gerektiriyor. Allah’a şükürler olsun bugün artık böyle alimlerimiz var.

           Yukarıda zikrettik. Fransız hemşehrilerimizin sadece yüzde 3’ü Müslümanlığı hoşgörü dini olarak gördüğünü beyan etmiş. Şahsen böyle bir algının daha çok Müslümanların davranışlarından kaynaklandığını düşünüyorum. Kaynağı ise Müslümanlığı yeteri kadar bilmememiz. Kaba ve sert diye nitelenen bazı davranışların Müslümanlık adına yapılması. Bunu dinimize bağlı olmamızın bir göstergesi sanmamız olabilir. Oysa dinimiz, bunun tam tersini yumuşaklığı, tahammülü ve hoşgörüyü öğütlüyor hatta emrediyor.

            Alimler, Sevgili Peygamberimiz’in (sas), Miraç’ta tüm sınırları geçerek kendisine Cennet ve Cehennem’deki bütün güzelliklerin gösterilmesine rağmen geri dönmesini, başta Mekke Müslümanları olmak üzere insanlığa bu güzellikleri müjdelemek arzusuna bağlarlar. İşte bize de tıpkı bunun gibi insanları Hazin gibi Cennet’e davet etmek düşmektedir. Zebaniler gibi Cehennem’e değil. Meseleye bu gözle baktığımız zaman çok şeyin değişeceğine inanıyorum.

Gençlere Teklifler: Nüfusdan Nüfuza

  • Published: Perşembe, 24 Ocak 2013 16:52
  • Hits: 138

Değerli dostlar, yazının başlığı net olmadı. Farkındayım. Ama bazı düşünceleri ancak kavramlarla ifade edebiliyoruz. Önemli hususlar kavramlaştırılabilirse hatırda kalır ve unutulmaz. Kavramlar az kelime ile çok şey anlatmanın da bir yoludur. Onun için bu kelimeleri seçtim. Nüfus belli. Manasını herkes biliyor. Mesela biz Fransa’da altı yüz bin kişiyiz, deyince Fransalı Türklerin sayısını anlıyoruz. Nüfuz ise kısaca etki, tesir gücü olarak tanımlanabilir. Yazının konusu bu. Altı yüz bin kişi az değil. Nitekim göçmen toplulukları sayılırken Türkler de en kalabalık grupların içinde yer alıyor. Mesele bu nüfus kadar etki ve tesir gücümüzün olup olmadığı. Bugün itibarı ile tesir gücümüzün olduğunu söylemek zor.

ETKİMİZİ ARTTIRMAK ZORUNDAYIZ

Etkili olmak için toplumun her yerinde olmak gerekir. Mesela önemli bir seçmen kitlesi olarak seçimlere katılmak gerekir. Siyasi partilerle ve siyasilerle yakın olmak gerekir. Hatta faaliyetlere aktif olarak katılmak gerekir. Sporda, ekonomide, bilim ve sanatta varlığını göstermek gerekir. Tanınmış sporcumuz, hukukçumuz, bilim ve sanat insanımız henüz yok. Oysa olması gerekir. Zira toplumlar bu yolla tanınmakta ve kamuoyu oluşturarak sempati toplamaktadır. Bunun için zaman gelmiş ve hatta geçmektedir. Bu itibarla bilim ve hukuk gibi bazı sahalarda çok iyi yetişmiş insanlara şiddetle ihtiyacımız var. Hukukçuları özellikle sayıyorum. Zira önemli tartışmalar, hakkına sahip çıkmalar ve sesini duyurmalar hep ulusal ya da uluslararası toplantılarda, kamuoyunu yakından ilgilendiren davalarda, konferanslarda vs. ortaya çıkmıştır ve hukukçular bu etkinliklerin baş aktörleridir. Nitekim geçen yıl inkar yasası tartışmaları, siyasileri saymazsak, daha çok tarihçiler ve hukukçular arasında cereyan etti. Ayrıca altı yüz bin kişilik bir topluluk küçük sayılmaz. Çalışır hedef edinirse toplumda iyi bir yere gelebilir. Örnek olarak Türk okullarını göstermek mümkün. Bu okulların kuruluş hikayesini anlatan bir filmin çekimine başlanmış. Bu amaçla seçilen ülkelere giden yönetmen Levent Demirkale, “Senegal, Bosna, Afganistan’da Türk deyince akan sular duruyor”, diyor. Bu prestiji sağlayan birkaç düzine fedakâr öğretmen. İnşaallah bir gün gelir bu rüya Fransa’da da gerçek olur.

SORUN DEĞİL ÇÖZÜM ÜRETEN OLMAK

Hedefimiz sorun değil çözüm üreten bir toplum olmalıdır. Ekonomik zorlukların arttığı, birlikte yaşamanın güçleştiği zamanlarda, gözler daha çok yabancı kökenlilere çevrilir, problem gibi görülür. Elbette bu durumdan biz de nasibimizi alıyoruz. Böyle kriz dönemlerinde çözüm üreten insanlar ise takdir ve şükranla anılır. Biz ikincisi olmaya çalışmalıyız. Etkin ve saygın toplum olmanın yolu buradan geçmektedir. Dolayısıyla bir taraftan birinci derecede bizim toplumumuzu ilgilendiren, sonra da bütün toplumu ilgilendiren sorunlar üzerinde yoğunlaşmak gerekir. Bilhassa her üniversiteli genç bunu yapabilir. Kendi branşında ya da sevdiği, ilgi duyduğu konuda bir hobi gibi çalışabilir. Bunun için asıl işini aksatması da gerekmez. Her gün seçtiği konuya zaman ayırarak bir müddet çalışacak. Konuya ara vermeyecek. Az ama devamlı çalışacak. Bu taktirde belli bir zamanın sonunda güzel bir sonuç ortaya çıkacak, yapan bile şaşıracaktır. Edebiyat ve bilim dünyası bunun örnekleri ile doludur.

Hekimoğlu İsmail, bir zamanların satış rekorları kıran romanı “Minyeli Abdullah’ı”, gece herkes yattıktan sonra, devrin şartlarından dolayı, karısından bile gizleyerek yazmış. Ama arada sırada değil, her akşam çalışmış. Nuriye Akman’a verdiği röportajda da başarısını ona bağlıyor: Her gece ızdırapla, sancı ile, dertlenerek yazmak. Su gibi aziz olun değerli dostlar. This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Zaman Fransa’nın Tarihi Misyonu

  • Published: Pazartesi, 14 Ocak 2013 14:32
  • Hits: 174

Değerli dostlar, gazeteniz Zaman Fransa’nın başlattığı yeni dönem abone kampanyası bütün hızıyla sürüyor. Gerek değerli yazarımız M. Fatih Kılıç, gerekse Zaman’ın muhabir ve temsilcileri bölgelerinde Zaman Fransa’nın misyonunu ve vizyonunu anlatıyorlar. Bu haftaki yazımda ben de size benim gözümdeki Zaman Fransa’yı sütunumun müsaade ettiği ölçüde anlatmak istiyorum.

BENİM GÖZÜMDE ZAMAN FRANSA

Zaman Fransa, hesapsız, kitapsız kaderin Fransa’ya savurduğu Fransalı Türklerin gözbebeği, bir avuç genç insanın imkansızlıklar içerisinde büyük fedakarlıklarla çıkardığı ilk ve tek Türk gazetesidir. Türk toplumunun Fransa’ya gelip yerleşmesi henüz elli yılı doldurmadı. Bu nedenle henüz çizgisini bulmuş, oturmuş, ne yaptığını bilen bir toplum haline gelmiş değil. İlk gelenler zaten çok zor şartlarda hayatlarını devam ettirebiliyorlardı. Fransızca bilmediği gibi bazıları Türkiye’de bile büyük şehirleri görmemişti. Çoğu köyünden meşhur tabirle “tahta bavulu” ile gelmişti. Kısa zamanda dönemeyeceğini anlayınca eş ve çocuklarını yanlarına alarak en sonunda Fransa’da kalmaya karar verdiler. Bu şartlarda doğan çocuklar “iki arada, bir derede” kaldı. Ellerinden tutan ve yol gösteren büyükleri olmadı. Oysa bütün dünyanın gıpta ile baktığı Anavatan Türkiye büyük bir atılım ve dinamizm içinde. Öyle ki Fransa Türkleri ile Türkiye’nin durumu arasındaki uçurum büyük bir tezat teşkil ediyor. İşte Zaman Fransa bu boşluğu yayınları ile doldurmaya çalışıyor. Hem kendi değerlerinin farkında olan, kıymetini bilen, hem de içinde yaşadığı topluma aldığından fazlasını veren, alan değil veren el olmak için nasıl çalışmamız gerektiğini arkasındaki engin tecrübeyle toplumumuza aktaran, bunun için ne yapmamız gerektiğini çatlarcasına anlatan gazetedir. Diğer tabirle saygın bir toplum olmak için yapmamız gerekenleri bize gösteren, az zamanda çok iş yapmayı teşvik ederek, kaybettiğimiz zamanı telafi etmeye çalışan gazetedir. Sular gibi duru, idealist, kendisi için bir şey talep etmeyen bu samimi gayretlerin sonunda, sadece bizim toplumumuz değil, bütün Fransa ve Avrupa yeni değerler kazanacak, alternatif çözümlerle tanışacaktır.

HEDEF, SAYGIN VE ÖRNEK BİR TOPLUM OLUŞTURMAK

Fransalı Türklerin saygın ve örnek bir toplum oluşturmaları hem mümkün hem de adeta kutsal bir görevdir. Bunun ise ancak eğitimle ve vazife şuuruyla çalışarak mümkün olacağını artık herkes kabul etmektedir. Bu nedenle her ferdimiz önce kendisi ve ailesi için iyi bir eğitim ve iş sahibi olmaya çalışırken, aynı zamanda kuruluş halinde bir topluma mensup olduğunu, bütün gözlerin kendisini  takip ettiğini, olumlu ve olumsuz her hareketinin toplumumuza artısı veya eksisi olduğunu bilerek, adımlarını bu şuurla atacaktır. İşte Zaman Fransa bu idealin basındaki mütevazi öncüsüdür.

Bu yol elbette zor ve meşakkatli bir yoldur. Ama gelecek nesiller bizi yaptıklarımızla ve yapmaya çalıştıklarımızla değerlendirecektir. Buna göre hükmünü verecektir. Bu düşünce bazılarımıza ham hayal gibi gelebilir. Oysa gerçekleşmesi mümkün yüce insani ideallerdir. İnsanlığa vefa borcumuzu ödeme düşüncesidir. Bugün Avrupa Birliğine üye yirmi yedi ülke var. Bunların çoğu yüz yıldan daha az bir zaman önce birbirleri ile kanlı bıçaklı idi. Ama bugün hepsi aynı çatı altında toplanmış bulunuyorlar. Nitekim bunun mümkün olduğunu asırlar önce yazan düşünürlere pek çok kimse “Hayal görüyor.” diyordu. Bize düşen görevimizi en güzel şekilde yapmak.  This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Çocuk Terbiyesinde Eksik Halka (mı?)

  • Published: Perşembe, 17 Ocak 2013 16:05
  • Hits: 169

Sevgili dostlar, geçenlerde değerli ilahiyatçı Nihat Hatipoğlu, Fransalı Türkler evlatlarından çok dertli diyordu. Anlaşılan Fransalı Türkler’den çok şikayet alıyor. Gerçekten etrafımıza baktığımız zaman çocukların gidişatından, hâl ve tavırlarından şikayetçi olmayan yok gibi. Dost meclislerinde, ev ziyaretlerinde konuşulan bu. Çocuklarımızın arzu ettiğimiz gibi olmamaları, bizleri üzüyor ve bunun nedenleri üzerinde düşünerek çeşitli yorumlar yapıyoruz. Bu sorgulamada kendi kendimize en çok sorduğumuz soru da şu oluyor: “Biz nerede hata yaptık?”

EVET BİZ NEREDE HATA YAPTIK?

Bu soruyu ben çok duydum ve hala duyuyorum. Eminim ki siz de duymuşsunuzdur. Özellikle çocukları ile başından beri ilgilenen hemen hemen hiç bir fedakârlıktan kaçınmayan anne-babaların sıkça sordukları soru bu. Herkes bu soruya kendisine göre bir cevap buluyor. Ama geçen hafta Türkiye Zaman’da çıkan iki röportaj bu konuda beni farklı düşünmeye itti. Gerçekten tanıdığımız pek çok aile  çocuklarının iyi yetişmesi için maddi hiç bir fedakârlıktan kaçınmadılar. Ama çocukları istedikleri gibi olmadı. Bu ise anne-babalara büyük bir hayal kırıklığı yaşatarak onları mutsuz ediyor. Anne-babalar, çocuklarının eğitim-öğretimin önemini anlamamalarından, iş hayatlarından, evlilikte yaptıkları tercihten şikayetçi. Bunun sonucu olarak da yukarıdaki soruyu kendilerine soruyorlar.

ÇOCUK TERBİYESİNİN MANEVİ BOYUTU

Sadece serbest aileler değil muhafazakâr aileler de çocuklarından şikayetçi. Günümüzde çocukların daha ana rahminde iken dışarıda olan bitene karşı duyarlı oldukları ve etkilendikleri ilmen ispatlandıÖ Bunu artık anne-babalar biliyor. Buna göre hareket ediyor ve kendilerince tedbirler alıyor. Fakat kabul edelim ki bu tedbirler daha çok maddi oluyor. Şöyle yaparsak böyle olur diye, yani determinist düşünüyoruz. Mesela çocuklarımızın mühendis, doktor, hakim, avukat olmasını istedik ama öncelikle iyi bir kul ve insan olmasını istedik mi? Veya ne kadar isteyerek dua ettik? Kimseye haksızlık etmemek lazım ama galiba bu konuda eksikliğimiz oldu. İşin dua ve manevî boyutunu sanki ihmal edip eksik bıraktık gibi. Son zamanlarda okuduklarım ve gözlemlerim bana bu soruları sorduruyor.

Fransa’da yaşayan çok yakınım biri, genç yaşta anne oldu ve oğluna Salih adını verdi. O zaman kendisine bu ismi neden seçtiğini sorunca Allah’tan “salih bir kul” olması dileğiyle, demişti. Gerçekten aradan geçen otuz yıldan sonra daha iyi anladım ki duası kabul olmuş. Evladından çok memnun. Az bulunan bir örnek.

Bir anne-baba, hizmet için 17 ve 19 yaşındaki kızlarından birini Gine’ye diğerini de Fas’a gönderdikleri için çok sevinçliler. Anne Latife Hanım öteden beri Allah’a, “Ya Rabbi üç yavrumu senin yolunda, inci tanesi gibi dünyanın her yerine, senin adını, nam-ı celilini duyuracak insanlar eyle”, diye dua ettiğini söylüyor ve küçük oğlunu da hizmete hazırlıyor. Latife Hanım’a, isterseniz iki kızınızı da  aynı yere gönderelim demişler. O ise “Bir ülkeye bir tane yeter. İnşallah maya hükmünde olur, onu da başka bir ülkeye…”, diye kabul etmemiş. Göz  yaşartan bir dua ve fedakârlık. Ben çok etkilendim.

Tanınmış sanatçı Burhan Çaçan da çocuklarından memnun olan babalardan: “İki oğlum var. Muhammed Kutsal ve Muhammed Furkan. Eşim istedi bu isimleri. (…) Onlardan çok memnunum. Devir çok bozuk bir devir. Çocuklarımın hali beni çok mutlu ediyor”.  Anne’deki Muhammed (sas) aşkına bakınız. İki oğluna da Muhammed ismini veriyor. Biri yetmiyor. Ben öyle yorumladım. Bu da çocuk terbiyesinde annenin rolünü gösteriyor galiba. Bu çerçevede isterseniz bir daha düşünelim. En güzel dilek, dua ve sevgilerimle, güzel dostlarım.
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Fransa-Türkiye İlişkilerinin Geleceği

  • Published: Perşembe, 03 Ocak 2013 16:41
  • Hits: 140

Değerli dostlar, Fransa-Türkiye ilişkilerinde Sarkozy’nin gidişi ile gerilimin düştüğü ve bir ivme kazandığı muhakkak. Avrupa Birliği ile müzakerelerde Fransa tarafından bloke edilerek gerilime sebep olan fasıllardan bazılarının açılacağı şimdiden belli oldu.

En son FEDİF’in Milli Meclis’teki 4. Geleneksel yemeğine katılımın yüksekliği, yapılan konuşmalarda Sarkozy döneminin bir parantez olarak kabul edilmesi gerektiğinin dile getirilmesi iyimser havayı ortaya koyuyor. Ancak dikkatli gözlerden kaçmayan ve iki ülke arasındaki ilişkileri zehirleyen esas sorun olan “İnkar Yasası”ından vazgeçildiğini gösteren herhangi bir gelişme yok. Aksine geçen yıl tasarıyı hazırlayan vekil, yeniden harekete geçti. Ayrıca Hollande’ın da seçim konuşmalarında söyledikleri hafızalarda tazeliğini koruyor. Bu hususu şahsen çok ürkütücü buluyorum. En küçük yeni bir teşebbüsün bütün ilişkileri tekrar başa döndürmesinden ve iyimser süreci tıkamasından endişe duyuyorum. Oysa Türkiye-Fransa ilişkilerinin gelişmesi için büyük bir potansiyelin var olduğu muhakkak.

TÜRKİYE-FRANSA İLİŞKİLERİNİ EN ÜST SEVİYEYE ÇIKARMAK MÜMKÜNDÜR

Son Türkiye ziyaretimizde bir kere daha gördük ki iki ülke arasındaki ilişkileri geliştirmek mümkündür. Bir kere gerçekten Türkiye içerideki büyük dinamizmine paralel olarak dışarıya açılıyor. Türk müteşebbisler bu çerçevede Fransa ile de ilişkileri geliştirmek istiyorlar. Ellerindeki sermaye ile Fransa’dan marka ve şirket satın almayı düşünüyorlar. Fakat başta “İnkâr Yasası” olmak üzere Türkiye karşıtı bazı olumsuz tutumlar bu işadamlarını vazgeçiriyor. Mesela Sarkozy’nin kararlı Türkiye karşıtı politikasını anlayabilmiş değiller. Bunu açıkça dile getirdiler. Biz ise halk ile politikacıları birbirinden ayırmak gerektiğini, Fransız halkının böylesi bir Türkiye karşıtlığının söz konusu olmadığını ifade ederek, Fransa’ya iki ülke ilişkilerinin geliştirilmesi için yatırıma davet ettik. Nitekim önemli bir sanayicimiz kimya ve plastik sektöründe bir şirket devralarak yatırım yapma sözü verdi. FEDİF bu konuda araştırma yaparak kendilerine yardımcı olacak.

Kısaca ifade edersek Türkiye-Fransa ilişkilerini çok ileri seviyelere taşımak mümkündür. Hem bu ilişkiler sadece ekonomik olmayacak, kültürel, bilimsel ve sosyal alanlarda da yoğunlaşacaktır. İki ülkenin ilim adamlarını ve aydınlarını buluşturarak ortak araştırmalar, fikir alış-verişlerini sağlamak mümkündür. Ben bu buluşmalardan çok önemli sentezlerin ortaya çıkacağına inanıyorum.

FRANSA-CEZAYİR VE TÜRK-ERMENİ İLİŞKİLERİNDE BENZERLİKLER

Kısa bir süre önce Cumhurbaşkanı François Hollande, Cezayir Meclisi’nde yaptığı konuşmada 132 yıl boyunca Fransız sömürgeciliğinin sebep olduğu acıları resmen tanıdı ama özür dilemedi. Türkiye de 1915’te Ermeniler’in yaşadığı acıları, tehcirin sebep olduğu ölümleri tanıyor. Ama önceden planlanmış bir soykırım olduğunu reddediyor. Bu konuda delil olarak ileri sürülen Talat Paşa mektubunun gerçek olmadığını, sahte olduğunu iddia ediyor. Ayrıca bu konuda tarihçiler arasında da fikir birliği yok. En önemlisi de tarih bilimini ilgilendiren konularda parlamentoların bir kanun yapamayacağı hususudur. Nitekim bu yüzden belli başlı tarihçiler, hukukçular ve parlamenterler kanuna karşı çıkarak iptalini sağlamışlardır.

Netice olarak, kırk civarında milletvekilinin oyu ile son derece tartışmalı bir konuda yasa çıkararak iki büyük ülkenin ilişkileri kopma noktasına sürüklenmiştir. Bu iki ülke ve millete büyük haksızlıktır. Dolayısıyla her iki ülke hükümetlerinin, iki ülke arasındaki ilişkilerin bir daha yara almaması için başka bir çözüm üretmesi elzem görünmektedir. This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.